31 Mayıs 2010 Pazartesi

garip

yaşanan insanlık trajedisini '' facebook '' üzerinden tekbirlerle protesto eden avrupalı amerikan ve hatta türk musevileri tarafından kurulan şirketleri kara listeye alan , gruplarını açıp ona bomba buna roket atalım kuzeyden girelim sabaha güneyinden çıkarız biz osmanlıyız gibi yorumlar yazanlar bilirler mi acaba facebook u kuran zuckerberg bir amerikan yahudisidir.

yıllardır benzer protestolar oluyor.amerikan askerleri çuval geçirdi bizimkilere de noldu ülke de kola satışı mı azaldı sanki ? favori siteleri hürriyetin internet sitesindeki güzel kızlar bölümü ve facebook olan yurdum genci hem sokakta delikanlıdır hem de klavye üzerinde.türk siker bırakır mantığıyla sabaha kızıldenizde sahilde uyanırız diye bi ara korkmadım değil. dünyada yaşanan vahşet , adaletsizlik , yaşama karşı duyulan tedirginlik , insanlık suçları ve aşırı din milliyetçiliğinden bana daha korkunç gelen şey bu ülkenin cehaletidir.

daha fazla da yazamadım zira laptop 80 derecelere vurmuş vaziyette.
ne diyor bizim badem bıyıklı uşaklar,hayırlara vesile olsun inşallah.

9 Nisan 2010 Cuma

bonne volonté nedir ?

kütüphaneden sınav için ek kaynak olsun diye muhasebe kitabı alıp kapağını hiç açmadan zamanında kütüphaneye geri vermektir.

8 Nisan 2010 Perşembe

You re a good man Charlie Brown.

charlie brown philosophy 101

Linus Van Pelt: You know, Charlie Brown, they say we learn more from losing than from winning.
Charlie Brown: Then that must make me the smartest person in the world.


Zavallı Charlie Brown , hayatın kitabında cevapların arkada yazmadığını yedi yaşında fark eden uslanmaz kötümser,kaybeden. Aranılan aşka asla ulaşılamayacak bir komedinin uslanmaz ve vazgeçmeyen baş karakteri Charlie Brown.Sevdiği küçük kızıl saçlı kızı çalıların arkasından gözetleyip kendini onunla konuşamadığı için salaklıkla suçlayıp daha sonra eğer onu gözetlemeyi aklına getirmeseydi aslında daha salak davranmış olucagını fark edebilcek kadar da naif biri olan Charlie Brown.

Çizgili tişörtüyle yaşadığımız dünyadan daha absurde* bir dünyaya atılmış olan Charlie Brown belki de yaratılmış tüm ana kahramanlardan çok kesin bir çizgiyle ayrılmaktadır. '' Eğer yaptığı herhangi bir şeyde başarılı olsaydı , komik olmazdı ki '' teorisine dayanan yüzlerce türdaşı gibi bitmek bilmeyen bir kovalamaca izleten , sonu belli olan herhangi bir çizgi film ile karşı karşıya olmadığımızı en başta belirtmekte yarar var. Üzerine ağır yakıştırmalar yapmadan önce Charlie Brown ' un yaşadığı dünyanın sınırlarını iyice çizmekte yarar var. Yetişkin kontrolünün ve varlığının reddedildiği yada daha basit anlatımla gösterilmediği bir dünyada geçer herşey.Yetişkin yokluğunun kattığı en önemli varoluşsal özellik çocukların kendi hareketleri ve söylemleri sonucunda hikayelerini yaratmalarıdır.Araya herhangi dışsal bir aracı sokmadan gerçek hayattaki dünyadan ayrılan Peanuts karakterleri burada yanlız başlarına varolmaya bırakılmış bir vaziyette dururlar. Bu durağanlık sistemin devamı için gereklidir. Varoluşun insanın kendi iradesinden başka hiçbir şeye bağlanmadığı varoluşçu felsefe gibi Peanuts dünyasındaki Snoopy dahil hiçbir varlık yaradılışını herhangi bir üst birime bağımlılık göstermemektedir. Bizler bu dünyadaki varoluşumuzu ana rahmine düşen bir spermken yaşamayı ve varolmayı seçen irademize ve isteğimize bağlıyızdır. Hayata gelmeyen milyonlarca sperm varolmayı seçmemiştir belki de en fazla biz bu sonucu istemişizdir. Yetişkin ve Tanrı kavramının yoksunluğunu bozucak tek nedenselliğin Noel kutlamalarına katılan Charlie Brown olduğunu belirtmek gerekir.

Korkaklık ve cesaret kavramlarını hümanist varoluşculuğun içinde gösteren Sartre bunları insani aksiyonların şartı olarak belirtmektedir.Charlie Brown bir korkak olarak doğmuş ve böyle olmaya devam edicekmiş gibi gözükse de içinde barındırdığı diyalektikte varolmayı bekleyen bir kahramanın umudunu da taşımaktadır.Charlie Brown yaptığı ve sergilediği her davranışın arkasında durmaktadır. İster istemez yarattığı deterministik sonuçlara olaylar devam ettiği sürece boyun eğmek zorunda bırakılmaktadır. Her futbol sezonu başı topa vuramıyacağını bile bile sahaya aynı cesaretle çıkması ne olursa her zaman bir değişim şansının olduğuna , davranışlarımızın yeni sonuçlar doğurabilceğini gösterir. Biz yaptıklarımızdan sorumluyuzdur ve denemek yeni bir varoluşa açılan bir kapıdır.Kaldı ki Camus ' nün Sisyphe ' iyle Charlie Brown un aynı umutsuz çabayı sarf ettiğini görmekteyiz.

Herşeyi yaratıcısının sözüyle bitirmek sanırım Charlie Brown ' u özetlemek için en uygun son olucaktır. Yılmaz bir kaybeden olsa da umudunu kaybetmeyen , optimistik bir hümanist , Charlie Brown.

Dont worry about the world coming to an end today.Its already tomorrow in Australia..

22 Mart 2010 Pazartesi

başucumdaki margarin arzı ve talebi

verdiğim sözleri tutamadım yazı konusunda.
tabiri caizse 'bu ay geciktim.' elimde değil tabi doğa kendi yolunda işliyor bi yere kadar müdahale edebiliyoruz.neyse ne işte..
akşam eve geliyorum haliyle vize zamanı masada hemen laptopun önünde çeşitli kargacık burgacık yazılarla dolu çalışma kağıtları oluyor dün geceden kalma,yanında buzu erimiş suyu kalmış bi viski bardağı,izmaritlerle dolu bi küllük ve yollanmamış bi mektup..
şaka lan.
buraya kadar herşey normal tabi gece müsvette kağıtlarını orda bırakıyorum okula gidiyorum geliyorum her akşam vahim kemikleri sızlatan bi manzarayla karşılaşıyorum.
zaman zaman ister latin amerika krizlerinden bahseden bi cümlenin yada bilemedin ekonometri formülü üzerinde hep o tabloyla karşılaşıyorum.annemin yazdığı perdecinin veya ustanın numaraları yada margarin,500 gr kuşbaşı.yahu kadın başka kağıt mı yok odada evde çalışırken ekonometri kağıdının üzerine perdeci cemilin numarasını yazarsın ? anlıyorum bakıyosun internetten gördüğün ilk kağıda yazıyosun ama tüm motivasyonumu kaybediyorum.yazık değil mi adamlara ne teoriler yapmışlar hala alışveriş listelerinin kurbanı oluyolar.adamın biri post it diye bişi bulmuş sarı sarı hem de. benim için önemli o notlar hem , bakıp bakıp çalıştım be peh diye böbürleniyorum ama ordaki margarin beni bitiriyo.
sınavdan bi kötü alıyım istanbulun margarin talebini düşürtmezsem , market failure a yol açmazsam bana da charles demesinler.demeyin zaten çarls ne be ?

18 Şubat 2010 Perşembe

all at once

When he comes around
Do not tell him nothing
Do not make a sound.
Cos if he knows we're there
He might tear his heart out
And beat us to death with it.
But i was too young to understand.

13 Şubat 2010 Cumartesi

it doesnt come and go like fashion.



durduramıyorum kendimi.umarım bu son olur çünkü vidyo koymanın dayanılmaz kolaylığı ( hafifliği ) ruhumu ele geçirmek üzere.
marx ve jenny nin aşkını anlatmak için geri döneceğim.

-best songwriter since the beatles.fockin' brilliant.

10 Şubat 2010 Çarşamba

come back noel.



bu aralar niye oasis aşkım bu kadar depreşti bilmiyorum ama sanırım bir daha oasis albümü duyamıcak olma ihtimalinin en azından bi beş sene için çok yüksek olmasıyla pek alakalı olsa gerek.toplansınlar dinlemiycem bi daha söz veriyorum burdan.
yani beni alakadar etmez altın künye takan iki ingiliz kırosunun abi kardeş kavgaları ama konuşmadan da edemiyorum.
penayı da bi garip tutuyosun zaten noel.ona da ayrıca kıl oluyorum.
ve paul weller çok şahane.

8 Şubat 2010 Pazartesi

stand by me by the pool.

fragments d'un discours amoreux.

L'amoureux qui n'oublie pas quelquefois meurt par excès, fatigue et tension de mémoire.

4 Şubat 2010 Perşembe

reunion




Moda ' dan aşagıya dogru yürürken sağda karşılar sizi aziz yusuf ' un ekolü. önünden bakmadan geçemezsiniz kestane ağaçlarıyla dolu ön avlusuna. o yolları senelerce yürümüş olmanıza rağmen her seferinde aynı heyecanı yaşatır onun güzelliğine bakmak...


I wanna run through the halls of my high school
I wanna scream at the top of my lungs
I just found out there's no such thing as the real world
Just a lie you've got to rise above

I just can't wait til my 10 year reunion
I'm gonna bust down the double doors
And when I stand on these tables before you
You will know what all this time was for.

26 Ocak 2010 Salı

it socks.

çoraplarımla uyumaktan sıkıldım.otopark manzaralı odamı istiyorum.

19 Ocak 2010 Salı

sinir oluyorum.

Milliyetçi değilim.
Şovenist hiç değilim.
Faşist hiç ama hiç değilim.
Kafatasçı mıyım ? K harfini duyduğumda kaçıyorum.

Bilinçsiz miyim ?
Umursamaz mıyım ?

Hayır.Hayır.

Sinirli miyim ?

Evet.

Sinir oluyorum. Ben sadece işimi yapıyorum mantığıyla , ülkenin yetiştirdiği bir daha gelmicek bir değerin , bir gazetecinin katilinin peşinden koşan , onu şımartan , yücelten , var olması teknik bir hata olan bir varlığı popüler yapan , neler yaptığını da unutturan gazetecilere sinir oluyorum. 30 sene önce bir değerin katledilmesine göz yuman liderlerine '' saygıdan '' bugün konu hakkında tek kelime edemeyen , katili karşılayan insancıkların yaptığı bozkurtun sahibi , bunu sahiplenmeyen , sorulan sorulara cevap bile vermeyen '' lidere '' sinir oluyorum.
O katili koruyan korumaların benimle ortak bi nokta taşıdıklarına inanmaya , televizyonda Sakaryalılar Korudu yazısını görmeye sinir oluyorum.
Düzeltilemeyecek zihniyetin çaresizliğine , her şeyin aynı kalıcak olmasına sinir oluyorum.
Umursamayan insanlara sinir oluyorum.
Ülkeyi haraç ekonomisine döndüren hükümete sinir oluyorum.
Kendi dininden korkan ve onunla korkutan bir ülkeye sinir oluyorum.
Kendi delik ayakkabılı vatandaşını öldürtmeye göz yuman güçlere sinir oluyorum.

Bir yandan da düşünüyorum. Ben bunları yazmıcaktım .Her zaman ki gibi ya kendimden yada senden bahsedicektim. A dan B şehrine doğru 50 km ile yol alan bir öss arabası gibi giderken arada ki C şehrini unuttum. O ' nu nasıl es geçebilirdim ki ? Burası bizim yolda durup sıcak çay içtiğimiz yer.Yediğimizin içtiğimizin geldiği yer. Yiyip bitirdiğimiz bizim yer.
Her yerde karşımıza çıkan yol kenarındaki mavi bir levha.

Peki tüm bunlara karşılık ben bir vatansever miyim ?

Eğer kendi aşkından bahsedip , duygusal sömürüyle kafa şişiren aşağıdaki yazılardan sonra başladığım bu yazı burda bitiyorsa , korkup kaçılası bir evet geliyor benden .

tam da üstüne bastığın yerler

-Sevdiğin bi hata olmayı bile çok sevdim ben.

Sus pus.

'' .... yapamadım. Koştum tütüncüye , kalem , kağıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yonttuktan sonra öptüm. Yazmasam deli olucaktım. ''

Seni hatırlamak , kendime yakın hissetmek istedim. Seninle aynı şeyleri hissetmiş olmayı diledim. O yüzden belki de senin benim gibi küstüğün , kaçıp gittiğin o diğer Ada ' nın sokakları hala tenha şimdilerde. Ne gelen var ne de giden , esen rüzgardan başka.

Yıllar geçti üstünden hal hatır sormadan . Rüzgar ne yaprakları döktü dallarından , yağmur ne toprakları yarattı tekrardan çamurdan. Ama hala birileri çakısıyla oymadan , hatta kaleme ihtiyaç duymadan yazsa bile , o birileri aynı cümleyi yıllar sonra tekrar söyleyebiliyor , deli olmanın eşiğinden dönüyor.

Yazmasam deli olucaktım Sait Amca.

diyalektik

tez : görmek , inanmaktır.

antitez : görmek , iki gözden daha fazlasını ister.

Görmek eylemi bu kozmosa bizden başka atılmış her mahlukatın da sahip olduğu gibi basit bir yetenekse , bu çöplüğün yegane kralı olarak kendimizi gören biz insanlık niye gördüğümüz her şeye inanma ihtiyacını hissederiz ? Yok mudur bizim düşüncelerimiz ? Düşünemez miyiz , sorgulayamaz mıyız , gerektiğinde karşımızdakine karşı koyamaz mıyız , gerçeği görmek için duvarın son tuğlasının ardından diğer tarafa bakamaz mıyız ? Kulagımıza tanıdık bir ses , diğer tarafta çimenin daha yeşil oldugunu fısıldayana dek boynumuzu yukarı kaldırmaya , bakıp da görmeye cürret edemez miyiz ?

Oluklarından göz yaşları akıtan bu kuyuların karanlık dibi daha ne kadar görüşü engellemeye devam edebilir ?

Sisler içinde bir sus bulutu sözleri kesmeye daha ne kadar dayanabilir ?

Ben artık dayanamıyorum , hala agzım sımsıkı kapalı bir şekilde.